Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

ramazan…

ramadan

Akıl ile Ruh

Aziz dost!.. Kulak tut sözüme ! Dinle beni: Aklın tutsağıdır duygu, akıl da ruhun… En zor ve en karışık  işleri bile, kolayca yapar akıl, eğer tutsak elini çözüverirse ruh…

Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı… Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…

Eğer bir yana itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru…

Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer… Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…

Heveslerin ve arzuların elleri bağlanınca çözer çünkü aklın elini Tanrı…

Sana kumanda etmeye başlar o zaman akıl, seni çekip çevirir…Önceleri sana hakim olan duygular mahkumun olur sonra,buyruğuna uyarlar bir bir…

Aklı hakim ve duyguları mahkum olan kişidir uyanık iken de rüya gören ve kendisine göklerin kapıları açılan…

Mesnevi III, b.1824-1831

Alıntı : İskender Pala, ” Mevlana “,Kapı Yayınları

Alçal ki Yükselebilesin

Toprakçasına alçak gönüllü ol da sen

beylere bey yapayım seni !.

180px-Ad-Din_Rumi

Yukardan enginlere akar da hani  bir su, en aşağıya varınca yükselir ya (buhar olup)…

Ve yerin altına girmeyince bir buğday,başak olup yükselmez ya başını !

Toprağa düşmeyince bir tohum da,elbette meyve olup baş çekemez göklere.

Aslı göktendir her nimetin, can için gıda olmaya alçalıp inerler  yere.

Alçakgönüllük gösterip yere inince de her bir zerre,bir parçası olur canın,can taşıyan insanın…

Ve cansız hiçbir şey iken tekrar Arş’a yükselir böylece insan kılığına girip,şad olur…

Mesnevi III,b.457-464

Alıntı : İskender Pala, ” Mevlana “,Kapı Yayınları

turkislamsanatlari_betulsn_elifazekiyavassElif mi noktadan yoksa nokta mı eliften çıktı? Bu ne zaman oldu ? Elif’le noktanın bir olduğunu canlı bir şekilde ispat edebilir misin ?

….

-Ey mütehayyir!Okudun,yazdın,manasını da anladın. Peki manasını nasıl anladın?

-Elif-ba ile.

-Mana ne demek ?

-”Bir” in iki, ikinin “bir” olması demek.

-Buna ne denir?

-Kelime-i tevhid denir.

-”Bir” in bir olması mümkün müdür?Bir parçalara ayrılabilir mi,birleşik midir?

-Hayır.”Bir” in bölünüp parçalara ayrılması söz konusu olamaz.

-Pekala, öyleyse “Bir” nasıl iki olur? Bir’in neden iki ciheti vardır?

-İki cihetten biri ikrar,biri de inkardır.İnkar , ikrarın gölgesidir.Bu sebebten dolayı iki cihetin aslı da birdir.Eğer bir tek cihet olsaydı  o zaman ikilik olurdu.

-Ya ! Buna ne derler?

-Üç ismi vardır:Birincisi yaratma sanatı, ikincisi zuhur cilvesi [ ilahi vasıfların tabiatta ve insanlarda tecellietmesi ], üçüncüsü ise bir ve tek olma oyunu [Allah'ın birliğinin olaylar ile varlıkları yaratma şekli ].

-Bunlar ne zaman olmuştur ?

-Zaman, inkar ile ilgilidir.Varlıkta zaman olmaz ki ! An olur..

-Peki , an dediğin nedir ?

-Sırf  inkardır, sırf yokluk.İkrarda zamansızlık demektir.İnkar ile ikrarı ayırmak da mutlak zaman demektir.

-Elif-ba dediğin nedir?n588482249_1251580_5119

-Kainatta zuhur eden olaylardır.

-Asıl olan harf hangisidir.

-Elif …

-Bu harf, varlığın mı , yoksa olayların mı aslıdır?

-Varlığın olamaz,olayların aslıdır.

-Elif’in aslı nedir?

-Nokta.

-Varlık dediğin nedir Elif mi, Nokta mı?

-Nokta.Nokta sessiz varlıktı;Elif ile konuşur.

-Ya ! Demek ki iki türlü varlık var?

-Hayır, Elif ile nokta birdir.

-Öyleyse Elif nasıl meydana geldi?

-Bunu sözle anlatmak imkansız.

-O halde benzerini göstererek anlat.

-Onun eşi ve benzeri yoktur.

-Hiç olmazsa örnek ver.

-Verilecek örneği ancak zaman ve mekan kaydından kurtulmuş olanlar anlar.

-Peki , örneğin sermayesi nedir?

-Arı.

-Arı ne yapar?

-Bal yapar, sevdirmek için…

-Daha başka ne yapar?

-Balmumu yapar,bildirmek için….

Mecnun son derece memnun olmuştu:

….

….

Ben böyle bir ruh hali içideyken Mütehayyir cebinden bir parça balmumu çıkardı.Orada bulunanlara göstererek:

-Ey ahali, işte Nokta, dedi.

Daha sonra balmumunu nefesiyle ısıta ısıta uzattı ve :

- işte Elif oldu, dedi.

Tam o sırada Mecnun ayağa kalkarak.

-Elif ‘ in başka ismi var mı? diye sordu

Mütehayyir:

-Evet,var.Gel de kualğına söyliyeyim , dedi.

Kulağına ismi fısıldadı ve kucaklaştılar.Bana dönerek:

-Ey delikanlı! Artık Leyla’sız Mecnun’sun. Çünkü şimdi Mecnun, Leyla oldu.Aradan Leyla da çıkarsa o zaman kulağıma fısıldanan ismi öğrenebilirsin…. dedi.

Sonsuz  zevk ve saadete gömülmüştüm ki gözlerimi açıverdim.Aynalı, o yanık, davudi seseiyle okuyordu:

Ona Mecnun mu denilir ki onun Leyla’sı

Yeni bir cilve-i şevket ile Mevla olmuş


{Leyla’sı ilahi kudretin cilvesi ile ” Mevla” olmuş kimseye,hiç Mecnun  denilir mi? }

Kaynak : A’mak-ı Hayal,Şehbenderzade Filibeli Ahmet  Hilmi,Şule Yayınları,Sayfa [154-157].

ney…

ney2

Ney’in Tarihçesi

NEY SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ VE NEY’İN TARİHÇESİ

Sümerce’ den Farsça’ ya geçen “ nâ ” veya “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçe’ de ise hemen her zaman “ ney ” olarak anılmıştır.

Çeşitli Avrupa ülkelerinde de benzer adlarla (örneğin Romanya’da “ naiu ” adıyla) adlandırılmıştır. Farsça çalan, icrâ eden anlamına gelen “ zeden ” sözcüğünden takılanarak oluşturulan “ neyzeden ” bozularak, ney icrâcısı anlamında günümüzde de kullanılan “ neyzen ” e dönüşmüştür. Aynı anlamda Arapça kurallarına göre oluşturulan “ nâyî ” sözcüğü de kullanılmıştır.

Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgıya ait elimizdeki en eski bulgu, MÖ 2800-3000 yıllarından kalan bugün Amerika’da Phledelphia Üniversitesi Müzesi’ nde sergilenen neydir. Çalgının o dönemlerde de dinsel törenlerde kullanıldığı sanılmaktadır. Assomption rahiplerinden Thibaut’ un “esrârengiz, cezbedici, tatlı ve âhenkli bir ses” diye tanımladığı ve şu şekilde şiirleştirdiği ney sadâsı, her dönemde insanları derinden etkilemiş, özellikle dinsel duyguları çağrıştırmıştır:

“ Kamışların üzerinden geçerken,

Kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltemin kanat çırpınışları”.

Sadâsından gelen bu özellik neyi, ilişkide bulunduğu her toplumda önemli bir çalgı haline getirmiştir. Türklerin İslâmiyeti kabûl ile birlikte kullanmaya başladıkları ney, Xlll. yüzyıldan itibaren İslâm tasavvufunun sembolü haline gelmiştir. Bunda bu yüzyılda yaşamış büyük mutasavvıf, filozof , şâir ve velî Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ’nin rolü büyüktür.

XV. yüzyılda yaşamış bir gezgin olan Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ ın seyahatnâmesinde kendilerine mahsus bir nota yazısı geliştirip kullandıklarını da bildiğimiz Hıtay Türkleri’ nin hâkanlık sarayında gördükleri oldukça ilginçtir:

“ Sadinfu şehrindeki hâkanlık sarayının önünde üçyüzbin kadar kadın ve erkek toplanmıştı. İkibin kadar sâzende sazlarını aynı sese düzenleyip (akord edip), hep bir ağızdan hâkana duâ ettiler. Köslerin iki yanlarında kemençe, ney, mûsikâr ve diğer sazlarla hânendeler oturmuşlardı. Neyzenlerin bazıları neyi bilindiği üzere çalıp, bazıları ortasındaki deliklerden üflüyorlardı.”

Mûsikîde çok ileri gittikleri bilinen Hıtay Türkleri’ nin neyi, Orta Asya’ da eskiden beri kullandıkları ve hatta onu tıpkı bir yan flüt gibi de üfledikleri anlaşılmaktadır.

Tarihte Nây-ı Türkî, Hoş Nây (veya Koş Ney), Kurre Nây gibi adlarla anılan bugün yapısını ve özelliklerini tam olarak bilemediğimiz ney adından türemiş pek çok çalgı bulunmaktadır. Ancak birer meydan sazı olarak kullanılan bu çalgıların bugünkü formundan çok farklı olduğunu sanıyoruz.

NEY’ İN TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİ’ NDEKİ YERİ

Türklerin İslâmlaşma süreci X. yüzyılda başlamıştı. İslâmiyet ile birlikte zaten toplumda var olan mistik düşünce ve anlayış islâmî bir kimliğe bürünerek, Türk tasavvuf anlayışının temellerini oluşturdu. Hoca Ahmet Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu anlayışın Türk toplum hayatına yerleşmesini sağlamışlardı.

Türklerin İslâmiyetten önceki dinleri olan Şamanizm, Animizm ve Totemizmde de mûsikînin çok önemli rolü vardı. Bu dinlerin tümünde törenler müzik eşliğinde yapılırdı. Örneğin çoğunlukla hâkim olan Şamanizmde kam, baksı veya şaman denilen din adamları ellerinde kopuz ile dolaşır, dînî mesajlarını mûsikî yardımıyla iletirlerdi. İslâmiyette de mûsikîye karşı bir cephe mevcut değildir. İslâm Peygâmberi Hz.Muhammed, Kuran’ ın güzel sesle ve kâideye müstenîd âhenkle okunmasını öğütlemiştir. Tecvîd ve Kıraat işte bu rağbetin sonucunda doğmuştur ve mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.

Türklerin dînî hayatlarında mûsikî her zaman yer almıştır. Özellikle tekke hayatında, âyin ve diğer dînî törenlerde (cem, zikir, deverân vs.) mûsikînin rolü büyükse de bir çok tarîkatin törenlerinde telli çalgıların yer almasına cevâz verilmemiştir. Ancak hemen hemen bütün tarîkatlerin törenlerinde bendir ile birlikte ney yer almıştır.

Bilhassa Mevlevîlikte neyin önemi çok büyüktür. Hz. Mevlânâ Mesnevî’ sine şu sözlerle başlamıştır:

“ Bişnev ez ney çün hikâyet mî küned

Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned

Gez neyistân tâ merâ bübrîde end

Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end

Sîne hâhem şerha şerha ez firâk

Tâ begûyem şerh-i derd-i iştiyâk ”

“ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmada

Ayrılıklardan şikâyet etmededir.

Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,

İniltim kadın – erkek herkesi ağlattı.

Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,

Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”

Hz. Mevlânâ’ ya göre mûsikî Allah’ ın lisânıdır. Yüce yaratıcı Bezm-i Elest’ te ruhlara mûsikî ile seslenmiştir. Bu sebepten hangi milletten, hangi dilden olurlarsa olsunlar, insanlar mûsikî ile aynı duyguları paylaşabilirler. Hiçbir sanat insan rûhuna mûsikî kadar doğrudan doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfûz edemez. Mûsikî, son derece değerli bir mânevî temizlenme, ferahlama ve yücelme vâsıtasıdır. Rûhu kir ve paslardan temizlediği gibi, ona batmış olan dikenleri de ayıklayarak tedâvi eder. Mûsikî ile temizlenmeyen rûh yükselemez, aksine yerdeki bayağı ihtiraslara bulaşarak kirlenir ve körelir. Gerçek mûsikî insana hayvânî hisleri hatırlatmak şöyle dursun, ona “sonsuz varlık” ı hissettirir, sezdirir. Bu sezgiyle onu O’ na yaklaştırır ve nihâyet ulaştırır. Bunda en etkili ses ise ney sadâsıdır.

Hz. Mevlânâ’ nın fesefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. Bu sebeple ney, mevlevîlerce kutsanmış ve “ nây-ı şerîf ” diye anılmıştır.

“ Ney hadîs-i râh-ı pür hûn mîküned

Kıssahâ-yı ışk-ı Mecnûn mîküned ”

“ Ney, kanla dolu bir yoldan bahsetmede,

Mecnûn’ un aşkından hikâyeler anlatmadadır.”

“ Âteş-i ışkest ke’ender ney fütâd

Cûşiş-i ışkest ke’ender mey fütâd ”

“ Aşk âteşi ki neyin içine düşmüştür,

Aşk coşkunluğu ki meyin içine düşmüştür.”

“ Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd

Hem çü ney demsâz ü müştâkî ki dîd ”

“ Ney gibi hem zehir, hem panzehir,

Ney gibi hem hemdem, hem müştâkı kim gördü? ”

————————–

Kaynak : www.turkmusikisi.com

Fotoğraf : Metin Aytekin

Çekmece

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit´in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı

Sunay Akın

Anlatacak bir hikâyesi olmak

Her şey “bir hikaye” içindi. Kim ne yaptıysa “bir hikayesi” olsun diye yaptı. Hikayenin türü, konusu, zamanı önemli değildi. Önemli olan “bir hikayeye” sahip olmaktı. Okurunun olması, bir antolojide yer alması da gerekmiyordu hikayenin. Bir dinleyeni olması önemliydi ama. Güneş battığında herkesin hikayesini anlatmak için geçeceği bir eşik vardı. Ekvator çizgisi gibi bir şeydi bu eşik. Bir farkla: Uydulardan çekilen fotoğraflarla tespit edilemese de yerküreyi iki eşit parçaya böldüğü var sayılan kırk milyon metrelik bu devasa çember, bir metrelik bir kapı eşiği yanında çocuk oyuncağı kalırdı. Zira bir mevsim değişikliği için yüzlerce kilometre yolculuğa ihtiyaç varken, eşikten atılan bir adım, bir mevsimden diğerine geçmek için yetiyordu. Kapının bir tarafında fırtınalar koparken, diğer yanında bahar rüzgarları esiyor, bir tarafta kar yükselirken, öbür tarafta çiçekler açıyor, gözleme deliğinden bakanlar şimşekleri seyrederken, kulaklarını kapıya dayayanlar bir hikayenin usul usul anlatılmaya başladığını duyuyordu. Her şey “bir hikaye” içindi. En uzun ve meşakkatli yolculuklara dönüşte anlatılacak bir hikaye için tahammül ediliyordu; en sarp dağlara bir hikaye için tırmanılıyor, en derin mağaralara bir hikaye için iniliyor, en vahşi ormanlara bir hikaye için sapılıyor, en derin denizlere bir hikaye için dalınıyordu. Ay’dan dönüşte feza yolcularının dudakları ne zaman kıpırdayacak diye bakmıştı herkes anlatacakları hikayeyi dinlemek için. Titanic faciasından kurtulanlar, yaşadıkları için değil bir hikayeleri olduğu için şanslı saymışlardı kendilerini. Boks şampiyonu rakibini ringe yapıştırmaktan çok, şampiyonluk kürsüsüne çıkana kadar geçirdiği serüven için dilini çözmekten haz duymuş, maratoncunun gözleri ipi göğüslerken değil, kırk kilometreyi anlatırken parlamıştı. Edebiyat eleştirmenleri büyüteçlerini eserin üzerinden kaşla göz arasında yazarın üstüne kaydırmışlar, yazarın hikayesini es geçip, yazarın hikayesine yönelmişler, iki hikaye arasında tüneller kazarak işin içinden çıkmaya çalışmışlardı. Her şey “bir hikaye” içindi. Kiminin hikayesi uzundu, anlatmaya zamanı yetmedi. Kiminin hikayesi kısaydı, başladı ve bitti. Kiminin kahramanları vardı, kiminin kahramanı. Kimi hakikat tuğlalarıyla örmüştü duvarlarını, kimi yalan pencereleriyle aydınlatmıştı. Bu yüzden kiminin hikayesi hikayeyken, kiminin hikayesi “hikaye!”ydi. Ne olursa olsun, hikaye hikayedir. Bazı olaylar atlanmış, bazı olaylar eklenmiş olsa bile nihayet “kişisel” bir tarih yazılmıştır. Hem milletlere hafıza bağışlayan tarihçilerin kayıtları da öyle değil midir sanki! Sanki her bildiklerini yazmışlar, her bilmediklerinden uzak kalmışlardır! Doğrusu acınması gerekenler hiç hikayesi olmayanlardır. Hayat bazı insanların hayal bile kurmasına izin vermemiştir çünkü. Kim bilir belki de verilen iznin farkına varmadan yaşamışlar, savaş bittiği halde ölene kadar sığınaklarından çıkmamışlardır. Her şey “bir hikaye” içindi. Hayatları boyunca aynı istasyonlar arasında gidip gelenler, bu granit kütleden bir hikaye çıkarabilmek için can atmışlar, sıradan olayları bile bir anı olarak belleklerine kazımaya çalışmışlardır. İşyerinde yaşadıkları küçük bir tartışma, pilav yerken kaşıklarına gelen minik bir taş, ani fren yapan bir araba, piyango biletlerine çıkan bir amorti onları heyecanlandırmaya yetmiş, akşam evlerinde anlatacak bir hikayeleri olduğu için paydos saatini iple çekmişlerdir. Bu insanların dikkatine şaşmamak elde değildir. Metroda uyuklayarak yolculuk ettiklerine bakmayın. Aslında gözkapaklarının aralığından dünyayı seyretmektedirler. Sorun, hangi istasyonda olduğunuzu söylesinler size. Sorun, kimin üzerinde ne renk palto var, kim kitap okuyor ve kim hangi istasyonda inecek. Her şey “bir hikaye” içindi…

A.Ali Ural

Dili Yok Kalbimin…

Bana sor kâri;sana ben söyleyeyim,

Ne hüviyyette şu karşımda duran eş’ârım;

Bir yığın söz ki,samîmiyyeti ancak hüneri;

Ne tasannu bilirim,çünkü,ne san’atkârım.

Şiir için “göz yaşı” derler;onu bilmem,yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!

Ağlarım,ağlatamam;hissederim,söyleyemem;

Dili yok kalbimin,ondan ne kadar bizârım!

Oku,şayed sana bir hisli yürek lâzımsa;

Oku,zirâ onu yazdım iki söz yazdımsa.

Mehmed Akif Ersoy

3-5 satır…

#DEFINE Time important;

IF (Time is Money) { Money is important;}

IF (Time is Career) {Career is important;}

IF (Time is Love) {Love is important;}

IF (Time is Pray) {Pray is important;}

WHILE(Time is important)

{

SHL your_treasure;

}

alıntıdır: http://ferguner.wordpress.com/

….

filisitin

”onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
halbuki,
biz sussak, tarih susmayacak..
tarih sussa, hakikat susmayacak.
onlar sanıyorlar ki,
bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
halbuki,
bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
vicdan azabından kurtulsalar,
tarihin azabından kurtulamayacaklar.
tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.”

Sezai KARAKOÇ

Eski Gönderiler »