Her şey “bir hikaye” içindi. Kim ne yaptıysa “bir hikayesi” olsun diye yaptı. Hikayenin türü, konusu, zamanı önemli değildi. Önemli olan “bir hikayeye” sahip olmaktı. Okurunun olması, bir antolojide yer alması da gerekmiyordu hikayenin. Bir dinleyeni olması önemliydi ama. Güneş battığında herkesin hikayesini anlatmak için geçeceği bir eşik vardı. Ekvator çizgisi gibi bir şeydi bu eşik. Bir farkla: Uydulardan çekilen fotoğraflarla tespit edilemese de yerküreyi iki eşit parçaya böldüğü var sayılan kırk milyon metrelik bu devasa çember, bir metrelik bir kapı eşiği yanında çocuk oyuncağı kalırdı. Zira bir mevsim değişikliği için yüzlerce kilometre yolculuğa ihtiyaç varken, eşikten atılan bir adım, bir mevsimden diğerine geçmek için yetiyordu. Kapının bir tarafında fırtınalar koparken, diğer yanında bahar rüzgarları esiyor, bir tarafta kar yükselirken, öbür tarafta çiçekler açıyor, gözleme deliğinden bakanlar şimşekleri seyrederken, kulaklarını kapıya dayayanlar bir hikayenin usul usul anlatılmaya başladığını duyuyordu. Her şey “bir hikaye” içindi. En uzun ve meşakkatli yolculuklara dönüşte anlatılacak bir hikaye için tahammül ediliyordu; en sarp dağlara bir hikaye için tırmanılıyor, en derin mağaralara bir hikaye için iniliyor, en vahşi ormanlara bir hikaye için sapılıyor, en derin denizlere bir hikaye için dalınıyordu. Ay’dan dönüşte feza yolcularının dudakları ne zaman kıpırdayacak diye bakmıştı herkes anlatacakları hikayeyi dinlemek için. Titanic faciasından kurtulanlar, yaşadıkları için değil bir hikayeleri olduğu için şanslı saymışlardı kendilerini. Boks şampiyonu rakibini ringe yapıştırmaktan çok, şampiyonluk kürsüsüne çıkana kadar geçirdiği serüven için dilini çözmekten haz duymuş, maratoncunun gözleri ipi göğüslerken değil, kırk kilometreyi anlatırken parlamıştı. Edebiyat eleştirmenleri büyüteçlerini eserin üzerinden kaşla göz arasında yazarın üstüne kaydırmışlar, yazarın hikayesini es geçip, yazarın hikayesine yönelmişler, iki hikaye arasında tüneller kazarak işin içinden çıkmaya çalışmışlardı. Her şey “bir hikaye” içindi. Kiminin hikayesi uzundu, anlatmaya zamanı yetmedi. Kiminin hikayesi kısaydı, başladı ve bitti. Kiminin kahramanları vardı, kiminin kahramanı. Kimi hakikat tuğlalarıyla örmüştü duvarlarını, kimi yalan pencereleriyle aydınlatmıştı. Bu yüzden kiminin hikayesi hikayeyken, kiminin hikayesi “hikaye!”ydi. Ne olursa olsun, hikaye hikayedir. Bazı olaylar atlanmış, bazı olaylar eklenmiş olsa bile nihayet “kişisel” bir tarih yazılmıştır. Hem milletlere hafıza bağışlayan tarihçilerin kayıtları da öyle değil midir sanki! Sanki her bildiklerini yazmışlar, her bilmediklerinden uzak kalmışlardır! Doğrusu acınması gerekenler hiç hikayesi olmayanlardır. Hayat bazı insanların hayal bile kurmasına izin vermemiştir çünkü. Kim bilir belki de verilen iznin farkına varmadan yaşamışlar, savaş bittiği halde ölene kadar sığınaklarından çıkmamışlardır. Her şey “bir hikaye” içindi. Hayatları boyunca aynı istasyonlar arasında gidip gelenler, bu granit kütleden bir hikaye çıkarabilmek için can atmışlar, sıradan olayları bile bir anı olarak belleklerine kazımaya çalışmışlardır. İşyerinde yaşadıkları küçük bir tartışma, pilav yerken kaşıklarına gelen minik bir taş, ani fren yapan bir araba, piyango biletlerine çıkan bir amorti onları heyecanlandırmaya yetmiş, akşam evlerinde anlatacak bir hikayeleri olduğu için paydos saatini iple çekmişlerdir. Bu insanların dikkatine şaşmamak elde değildir. Metroda uyuklayarak yolculuk ettiklerine bakmayın. Aslında gözkapaklarının aralığından dünyayı seyretmektedirler. Sorun, hangi istasyonda olduğunuzu söylesinler size. Sorun, kimin üzerinde ne renk palto var, kim kitap okuyor ve kim hangi istasyonda inecek. Her şey “bir hikaye” içindi…
A.Ali Ural